Kotasız Avrupa

Yolumuz Açık Olsun!

ad

Yapılmayan Bir Gümrük Birliği Tartışması - Can Baydarol

UND - AB Danışmanı

 

Can BAYDAROL

 

 

Ülkemizde Gümrük Birliği ile ilgili her halde söylenmeyen hiçbir şey kalmadı. Özellikle de kapağını çevirip okuma zahmetini göstermediğimiz bir metin hakkında bunca konuşan insanı görünce, Türk insanının pratik ve pragmatik zekası üzerine hayranlık duymamak mümkün değil. Öyle ya, son 10 yılda aşağı yukarı her sınavda sorduğum sorunun kopyasını sizlere vererek önce bu giriş cümlemin arkasında durmaya çalışayım, ardından biraz iddialı bir başka tezi tartışma açma çabasını yine malum gümrük birliği üzerine kurgulayayım.

 

Gümrük Birliği metninin ismi ile ilgili yanlışlar

Klasik sınav sorum şu:

“Türkiye, 1 Ocak 1996 tarihinde imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması ile hakkı olan AB’nin Gümrük Birliği’ne girmiştir!” cümlesinde kaç adet yanlış bulunmaktadır?

Esasen Gümrük Birliği konusunda ahkam kesenlerin yüzde 99’unun ne yanlışı kardeşim diye tepki gösterecekleri bu cümlenin analizini buyurun beraber yapalım ve benim aklıma glen altı yanlışı birlikte saptayalım.

Yanlış 1. Öncelikle ortada bir Gümrük Birliği anlaşması bulunmamaktadır. Türkiye ile AT arasındaki gümrük birliğini tesis eden belgenin zahmet edip kapağını okuyanların öncelikle saptamaları gereken olgu, ilgili belgenin “Türkiye ile AT arasında Gümrük Birliği’nin son dönemini tesis eden 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı” adını taşıdığıdır. Yani aslında her kim ola ki; karşımda “Ortaklık Konseyi Kararı yerine Gümrük Birliği Anlaşması” lafını etmektedir, benim dersimde sınıfta çakmaktadır. Ama ne yazık ki Gümrük Birliği Anlaşmasını eleştiren anlı şanlı profesörlerimizi sınıfta çaktırma lüksümüz bulunmamaktadır.

Ne önemi var diye sorabilirsiniz?

Efendim fazlasıyla var. Uluslararası hukukta normlar hiyerarşisi ile ilgili asgari bir eğitim görmüş olanlarımızın hemen belirleyebilecekleri üzere, temel belge antlaşma (eski ifadesi ile andlaşma) ise bir anlaşmanın ona ters düşmesi sözkonusu olamaz, bizim konumuzu oluşturan ortaklık konseyi kararının ise kendisini yetkilendiren anlaşmaya ve anlaşmanın dayanağını oluşturan antlaşmaya aykırılığı sözkonusu olamaz.

Burada kastettiğimiz temel belgelere hemen yer verelim:

  • Eski ismi ile AET’yi, 1 Kasım 1993 tarihinden itibaren (Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte) ise AT’yi kuran ve 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması
  • Türkiye ile AET (AT) arasında bir ortaklık tesis eden 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması

Diliyorsanız Ankara Anlaşması’nın nasıl uygulanacağını bize bildiren bir ara temel belgeye de yer verelim:

  • 21 Kasım 1971 tarihinde imzalanıp, 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması’nın Katma Protokolü

Bu verilerden de anlaşılabileceği gibi, Türkiye ile AT arasında tek anlaşma aslında Ankara Anlaşmasıdır.

Önemin altını ise özellikle daha aşağıda Kıbrıs ile ilintiyi kurma çabasına giriştiğimizde tekrardan çizeriz.

Yanlış 2. Aslında yukarıda ortaklık konseyi kararının ismini yazarken söylediklerimiz, diğer önemli bir hatayı daha ortaya kendiliğinden çıkartmaktadır.

Türkiye ile gümrük birliğinin tesis edildiği kurumun adı AB değil, AT’dir.

Neden mi önemli?

Bizim şu ana kadar uluslararası hukukun hükmi şahsiyeti olarak ilişki kurduğumuz ana kurum eski AET, 1 Kasım 1993’ün ardından ise yeni AT’dir.

Tam üye olmaya çalıştığımız yer bütün unsurları ile AB’iken, ortaklık ilişkimizi kurduğumuz ve tam üye olana kadar statü olarak sürdüreceğimiz yer AT’dir.

Bazılarımız, tam üye olana dek kendimizin AT’nin anlı şanlı bir ortağı olduğumuzu unutup, alalade bir üçüncü ülke olduğumuzu varsayabilmekte, bir diğer kesimimiz ise, bizim bu saflığmğzdan yararlanıp, “size en imtiyazlısından bir ortaklık verelim” diyenlere kanabilmektedir.

Sevgili okurlar, biz Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği 1 Aralık 1964’den günümüze, günümüz AB’sinin lokomotifi eski AET, yeni AT’nin zaten ortağıyız. Bu ortaklıktan daha imtiyazlı ne olabilir diye sorarsanız, onun tek cevabı, sadece tam üyeliktir.

İkisi arasındaki farkı ise Avrupa Toplulukları Adalet Divanı (ATAD) 1979’da Yunanistan için verdiği bir karar vesilesiyle ifade etmiştir. (O tarihte Yunanistan’da bizimle aynı statüdeydi) “Bir ortak üye ile ilişkiler aynen bir tam üye ile olduğu gibi geliştirilebilir. Ancak üç istisnası vardır:

  • Bir ortak üye Topluluk karar alma masasına oturamaz;
  • Topluluk hukuk sisteminin bir parçası olamaz;
  • Topluluk bütçesine taraf olamaz.

Biz tam üye olmak isterken, aslında bugünden farklı olarak:

  • AB’nin karar alma masasına oturmak istiyoruz;
  • AB hukuk sisteminin bir parçası olmak istiyoruz;
  • AB’nin bütçesine taraf olmak istiyoruz.

Diğer ifadesi ile edilgenlikten çıkıp, etken hale geçmek istiyoruz.

Lütfen ne istediğimizi bilelim…

Yanlış 3. Türkiye AB’nin, pardon AT’nin Gümrük Birliği’ne de girememiştir.

Yukarıda yer verdiğimiz ATAD kararının pratik sonucu biz girmek istesek de, sistemin yüce yargısı biz tam üye olana dek bizi gümrük birliğine almayacaktır. Hatta biraz abartıyla, “biz egemenliğimizden vaz geçtik, ne olur siz kullanın” desek dahi, “olmaz öyle şey, siz kullanın!” demek zorundadır.

Neden mi?

Zira gümrük birliği, ortak ticaret politikası üzerine kuruludur.

Bir ortak politikanın oluşumunda.

  • Ortak bir karar alma masası mevcuttur;
  • Ortak bir hukuk sistemi mevcuttur;
  • Ortak bir bütçe vardır.

Bu koşullar dahilinde Türkiye’nin AB’nin, pardon AT’nin Gümrük Birliği’ne girmesi ibaresi külliyen palavradır. Gerçekleşen şey Türkiye’nin gümrük alanı ile, AT’nin gümrük birliği arasında, AT’ninkine paralel işlediği varsayılan kendine özgü bir gümrük birliğidir.

Esasen ATAD yukarıdaki içtihadını, bir başka vesileyle biraz daha anlaşılır hale de getirmiştir. Avrupa Serbest Ticaret Alanı (EFTA)’nın AB’ye katılmayan ülkeleri ile (bugün için İsviçre ve Norveç bu statüde kalmışlardır) AT arasında yapılan 1992 Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması’nın hukuku ile ilgili bir soruya ön karar yolu ile cevap getiren ATAD, özellikle kendisinin bu tür ihtilaflarda yetkilendirilmesine karşı çıkmış, kendisinin esas işlevinin Topluluk hukukunun bir örnek uygulanması olduğunu ifade ederek, bu tür bir yetkilendirmenin uygulamada düplikasyonlara yol açabileceği endişesini beyan etmiştir. Daha basit anlatımıyla, ATAD bir ipte iki cambazın oynamasına fena halde karşıdır.

ATAD kendi açısından haklı olmasına haklıdır da, peki bizim gümrük birliğinin hukuki ihtilafları ne olacak sorusu da yine fena halde açıkta kalmıştır. Hoş bu şekilde açıkta kalmak belki de işimize gelmektedir gelmesine de, bu konu hiçbir zaman tartışmaya açılmamıştır. Esasen bu çalışmanın temel amacı da özellikle Kıbrıs problematiği ile ilgili olarak bu tartışmayı gündeme getirmektir. Eğer okuyucunun sabrı tükenmez de bu yazıyı sonuna kadar okuma cesareti gösterirse, ricam bu üçüncü yanlışı ileride yeniden hatırlamasıdır.

Yanlış 4. Türkiye ile AT arasında bir belgenin imzalanması sözkonusu değildir. Türkiye ile AT arasındaki gümrük birliğinin son dönemini tesis eden ortaklık konseyi kararı, 5 Mart 1995 tarihli ortaklık konseyinin adı üzerinde, bir kararıdır.

Ancak gümrük birliği sırasında dönemin siyasi otoritesinin yaptığı bir dizi hata “Lozan’dan sonra en büyük Antlaşmayı kim imzalayacak?” popüler sorusuna yol açmış, dönemin başbakanı ile dışişleri bakanı toplantıyı birlikte onurlandırarak Türk dış politikasının en ironik görüntülerinden bir tanesinin oluşmasına da sebebiyet vermişlerdir. Ama bu eğlenceli olduğu kadar üzücü sorunlara da yine aşağıda kısaca değinmeye çalışacağımızı belirterek, sınav sorumuzun son ve en ciddi yanlışına geçelim.

Yanlış 5. Türkiye ile AT arasındaki gümrük birliği ilişkisi 1 Ocak 1996 tarihinde başlamamıştır. Bu ilişkinin başlangıç noktası Katma Protokol’ün imzalandığı 21 Kasım 1971 (fiilen-de facto), ya da yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1973’tür (hukuken – de jure).

Bu durum Türkiye - AT ilişkilerinin doğası üzerine birkaç küçük saptamayı yapmaya bizi zorlamakta ve gümrük birliğini doğru yerine oturtmayı da beraberinde getirmektedir.

Öncelikle buraya dek ortaklık ilişkisini tesis eden Anlaşma olarak değindiğimiz Ankara Anlaşması’nın özelliklerine dikkat çekmek gerekmektedir. Anlaşmanın tipik özelliklerinden bir tanesi, anlaşmanın asimetrisinde yatmaktadır. 1960’lı yıllar itibarıyle Türk ekonomisinin AET tam üyeliğini kaldıramayacağı gerçeğinden hareket ile bir ortaklık ilişkisi tesis edilirken, ana amaç ileride gerçekleşecek olan tam üyeliğe yönelik olarak Türk ekonomisinin kalkındırılması olarak saptanmış ve bu hedefe yönelik olarak asimetik bir düzen kurulmuştur. Bu çerçevede anlaşma haklar ve yükümlülükler bileşkesinde dengesizdir. 70’li yıllardaki ve hala günümüzde izleri devam eden söylemin aksine, “onlar ortak biz Pazar” ilişkisi tersine tesis edilmiştir. Anlaşmanın yapısı daha ziyade “biz ortak, onlar Pazar” deyimini haklı çıkartacak bir dizgidedir.

Anlaşmanın birinci dönemi olan hazırlık dönemi içinde mali protokoller aracılığı ile Türk ekonomisine yardım edilirken, Türkiye’nin karşıt yükümlülüğü yoktur.

Anlaşmanın ikinci dönemi olan ve Katma Protokol aracılığı ile başlayan geçiş döneminde ise AET ülkeleri Türk sanayi ürünlerine karşı gümrüklerini sıfırlamış, kota koymama yükümlülüğüne kendilerini tabi tutmuşlar, aynı dönemde ithal ikamesi ekonomi politikasına geçiş yapan Türkiye, bu sayede sanayileşme hamlesinde önemli adımlar atabilmiştir.

Diğer ifadesi ile Katma Protokol’ün tamamlandığı gün fiilen ve tek taraflı olarak gümrük birliğinin başladığını söylemek mümkündür. Zaten yine Ortaklık Konseyi Kararı okunduğunda “Türkiye ile AT arasında Gümrük Birliği’nin son dönemini tesis eden…” ibaresi ile karşı karşıya gelinmektedir. Diğer ifadesi ile, 1 Ocak 1996’da başlayan olgu, gümrük birliğinin başlangıcı değil, son bölümüdür.

Yanlış 6. 1 Ocak 1996 tarihi itibarı ile gerçekleşen Gümrük Birliği’nin son dönemi, Türkiye’nin hakkı değil, yükümlülüğüdür.

 

Bu çerçevede her ne kadar dönemin siyasi otoritesi “ya olacak, ya olacak…” sloganını kullanırken ya da “Gümrük Birliği hakkımızdır, hakkımızı alacağız…” ifadesini öne sürerken olsa olsa ilginç bir kafa karışıklığı içinde olduğunu bize anlatmıştır. Zira yukarıdaki bölümde ifade edildiği şekliyle, Türkiye 1 Ocak 1996 tarihinde herhangi bir hakkını elde etmiyor, aksine 1970’li yılların başında elde ettiği haklara karşıt yükümlülüklerini yerine getiriyordu.

Doğal olarak Türkiye’nin bizzat başbakanının ağzı ile haklarla yükümlülükleri karıştırması, bir ortaklık konseyi kararı ile anlaşmayı ayırt edememesi daha da hazmedilemez bir sonuca da yol açacaktı.

1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması uyarınca Avrupa Parlamentosu’nun yetkilerinde de artırıma gidiliyor ve Parlamento’nun AB’nin uluslararası anlaşmaları onaylaması yetkisi düzenleniyordu. Bu düzenleme uyarınca Avrupa Parlamentosu Gümrük Birliği Anlaşması’nı da onaylamalıydı…

Her nedense o günlerde:

  • Ortaklık Konseyi Kararları üzerinde Avrupa Parlamentosu’nun onaylama yetkisini sorgulamadı;
  • Türkiye’nin kendi yükümlülüklerini yerine getirmek için neden kulis yapması gerektiği konusu hiç gündeme getirilmedi;
  • Söyleyenlerin yalancısıyız, bu onay karşılığında Kıbrıs’ın tam üyelik başvurusuna sessiz kalma sözünü neden verdiğimiz anlaşılamadı.

Sonuçta, Türkiye, kendi yükümlülüğünü yerine getirmek için, şekil itibarıyla anlaşma olmayan bir anlaşmayı (içeriği tartışılabilir, ona da hemen aşağıda yer vereceğiz – o durum da ayrı bir hukuk bilmecesidir), yetkisi olmadığı aşikar bir parlamentoya onaylatmak üzere ve gereğinin ötesinde vaatlerde bulunarak, siyaset dünyasıyla, bürokrasisiyle ve iş alemiyle kulis yapan ülke konumuna düştü. Her halde bu duruma kelimenin en basit ifadesiyle uluslararası hukukta en fazla naifliğe mazhar ülke sıfatı yakıştırılabilir. Naif kelimesinin kasten en hafif şekliyle kullanıldığı açıktır. Diğer ifadesi bu süreçte yaşayan bazı büyüklerimizi rencide edebileceğinden kullanılmamaktadır. Ama bugünlerimizi anlamaya çalışan ve bir türlü çözemeyen gençlerimizin anlayabilmeleri için şu kadarını söylemekle sözlerimizi sınırlı tutalım; Türkiye’nin 1996’dan bu yana verdiği mücadelelerden bir tanesi çizdiği naiflik algılamasını tersine döndürme mücadelesidir aynı zamanda.

Yanlışlıklar ironisini bitirmeden iki saptama daha yapalım.

 

Bu satırların yazarı bunca eleştirisini saklı tutmakla beraber Gümrük Birliğine karşı bir görüşe sahip değildir. Aksine desteklemektedir. Bunun gerekçeleri:

  1. Türkiye’nin uluslararası aile içinde saygın bir ülke olma temel hedefi doğrultusunda altına attığı anlaşmaları iyi okuması gerektiğine inanmaktadır. Özellikle uluslararası hukuku düzenleyen belgelerin tarafları temyiz kudretine sahip değildi gibi saçma bir karineyle değerlendirilemezler.
  1. Ankara Anlaşması’nın nihai hedefi, Türkiye’nin tam üyeliğidir. Bu hedef doğrultusunda Ankara Anlaşması ve onun unsurları birer araçtır. Dolayısıyla Gümrük Birliği’ni tartışmaya açmak sadece bir ekonomik ilişki mantalitesini tartışmak değil, Ankara anlaşmasını ve Türkiye’nin tam üyeliğini de tartışmaya açmaktır.
  1. Gümrük Birliği sadece Türkiye ile AT’yi ilgilendirmekle sınırlı bir düzen de değildir. Gümrük Birliği GATT’a (tarifeler ve ticaret üzerine genel anlaşma) ve 1995’den itibaren GATT’ın kurumsal düzeni olan Dünya Ticaret Örgütü’ne de konsolide edilmiş bir yükümlülüktür. En fazla gözetilen ulus kaydından sapma olarak gerçekleştirilen Gümrük Birliği’nden caymanın sonuçları bir ülkenin katlanabileceğinin ötesinde müeyyidelere yol açar. (Bırakalım Türkiye’nin tam üyeliğini tartışmaya açanlar düşünsün, yeter ki şu naif halden kurtulup hukuk tezlerimizi güçlendirecek girişimlerde bulunalım).
  1. Nihayet uluslararası rekabete açılmadan bu dünyada yaşayabilme olanağı bulunmamaktadır. Hele Türkiye gibi hedefini daha Cumhuriyeti’nin kuruluş günlerinden başlayarak yükseklere koymuş bir ülkenin içe kapalı bir ekonomiyle varlığını sürdürmesi sözkonusu değildir.
  1. Nihayet bugün gümrük birliğine karşı çıkanların argümanlarının temelinde çok ciddi bir gözlem hatası daha olduğuna işaret etmek gerekir. Genellikle Gümrük Birliğine karşı çıkanların tezlerinin temelinde 1838 Balta Limanı Anlaşmasına karşı çıkan Kurtuluş Savaşı’nın ideoloji referansı ve dolayısıyla 25 Temmuz 1924 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması vardır. Ancak bu savı öne sürenler, Lozan’ın altındaki imzayla, bugünün Gümrük Birliği’nin temelini oluşturan 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Anlaşması’nın altındaki imza sahibinin aynı kişi olduğuna galiba yeterince dikkat etmemektedirler. Evet, her iki imza sahibi de İsmet İnönü’dür. Dolayısı ile Balta Limanı’nın Gümrük anlaşması ile günümüz Gümrük Birliği’ni birbirine karıştırmak her nedense bu satırların yazarının geleneksel saflığı ile pek de anlayabileceği bir durumu oluşturmamaktadır.

İkinci saptama ise yukarıda referans yaptığımız hukuk bilmecesi ile ilgili. Buraya dek öne sürülenlerin aksine, “Gümrük Birliği her ne kadar bir Ortaklık Konseyi Kararı ile yürürlüğe girdiyse de, içerik olarak aslında bir anlaşmadır” savını öne sürerseniz, sizi takdir eder ve haklısınız derim.

Buraya kadar ifade ettiklerimle tamamen çelişen bu yaklaşım sahibi olan ve çok değer verdiğim bazı AB hukukçuları, bu tezlerine gerekçe olarak fikri mülkiyet hukukunun (patent) Ankara Anlaşması çerçevesinin dışında kaldığı, dolayısıyla yeni bir unsurun getirilmesinden ötürü, Gümrük Birliği’nin son dönemini yürürlüğe koyan belgenin aslında yeni bir anlaşma olduğu savını haklı olarak göstermekteler.

Doğal olarak bu noktada aslında Gümrük Birliğini iptal ettirmek için Türk hukukuna dava açanlara küçük bir tüyo verelim. Eğer Gümrük Birliğini illa iptal ettirmek istiyorlarsa, bunun yolu Türk yargısından değil, büyük olasılıkla yukarıdaki gerekçeye dayanarak ATAD’ın kapısını zorlamaktan geçiyor. Zira ATAD tam bizim Gümrük Birliği müzakereleri sürerken verdiği bir kararda, fikri mülkiyet hakkının, AT’nin münhasıriyetinde olan ticari düzenlemelerin yanı sıra temel hakları da kapsadığını öne sürerek, ilginç bir çözüm ortaya koymuştu. Bu çerçevede temel haklar o dönemde üye devletlerin koruması altında olduğundan bu alanda yapılacak ticari müzakereler için karma müzakere tekniğini öne çıkarıyordu. Yani yapılacak uluslararası müzakerelerde AT’yi temsilen Komisyon temsilcilerinin yanı sıra, üye devlet temsilcilerinin de yer alması gerekmekteydi. Ancak bizim Gümrük Birliği’nin müzakeresinde tek başına Komisyon temsilcileri bulundu. Dolayısı ile AT Türkiye ile müzakeresinde ciddi bir usul hatası yaptı. Gümrük Birliği muhaliflerine önemle duyurulur.

Evet, kapağını çevirip de okumak zahmetinde bulunmadığımız Gümrük Birliği’nin sırf kapağındaki küçük cümle için asgari olarak söylenebilecekler bunlar.

Şimdi gelelim ana konumuza…

Gümrük Birliğinin bilinmeyen hukuku

Şüphesiz Ankara Anlaşması hem bizim açımızdan, hem de AB açısından ciddi hukuki sonuçlar doğuran bir düzenlemeler bütünüdür.

 

Bu arada Türkiye’de çok merak edildiği için kendi durumumu da bu anlaşmaya dayanarak açıklamaya çaba göstereyim. Hani klasik medya tartışmalarında AB karşıtı mısın? Yoksa AB taraftarı mısın? Sorusuna en fazla muhatap olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından bir tanesi olarak hemen belirteyim, hukuki statüm itibarı ile, Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşene kadar bendeniz AB’nin ortak üyesi olan bir ülkenin vatandaşıyım ve bu konudaki pozisyonumu da uyrukluk ilişkisi içinde olduğum ülkemin statüsü belirler. Daha doğru ifadesi ile, Türkiye AB’ye tam üye olana kadar AB’ci olmama statüm izin vermez.

 

Taraftarlık ya da karşıtlık ise, bu tür konulardan ziyade futbol ya da sporun diğer branşlarına daha uygun düşüyor herhalde. Bu noktada itiraf edeyim, fanatik denebilecek ölçüde bir Galatasaray taraftarıyım. Ne de olsa serde Sultanilik var. Karşıtlığımın muhatabını ise hayal gücünüze bırakıyorum…

 

Neyse daha ciddi olan konumuza geri dönersek…

 

Ankara Anlaşması, 1987 yılında Türk işçilerinin serbest dolaşımını rafa kaldıran bir ATAD içtihadının, Meryem Demirel davasının konusunu oluşturmuştur. Bu dava vesilesiyle ATAD, Ankara Anlaşmasında öngörülen ve Katma Protokol’de nasıl yürürlüğe konulacağının usulüne yer verilen işçilerin serbest dolaşımı hakkının yeterince açık bir düzenleme olmadığı gerekçesiyle (Türkiye ile AET arasındaki işçilerin serbest dolaşım hakkı, AET kurucu Antlaşması’nın 48, 49 ve 50. maddelerinden esinlenilerek Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girişini takip eden en geç 22. yılın sonuna dek bir ortaklık konseyi kararı ile yürürlüğe konulur) aynen yürürlüğe konulamayacağını karara bağlamıştır. Esasen Katma Protokol düzenlemesinde “esinlenme (to be guided/s’inspirer) kavramları yerine daha net bir ifade kullanılmış olsaydı (örneğin “48, 49, 50 ve 51. maddelerin aynen uygulanmasıyla” gibi), bugün Türk işçileri ellerini kollarını sallayarak AB’de dolaşıyor olabilirdi düşüncesi de çok hatalı olmayabilir. Neyse, konumuz bu noktada işçilerin serbest dolaşım haklarının neden ortadan kalktığı değil. Demirel davasında ATAD bu menfi yorumu yaparken, Ankara Anlaşmasını Avrupa hukukunun birincil kaynakları içinde sayma yoluna da gitmiştir. Diğer ifadesi ile, bir üye devlet için Ankara Anlaşması ve düzenlemeleri, kendi anayasalarından bile önde gelen düzenlemeler bütününü içerir.

 

Acaba Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan ve kendi anayasalarını dahi bir referandum amacıyla yeniden düzenleyen Fransız dostlarımıza bu durumu hatırlatsak mı? Ne de olsa Ankara Anlaşması içinden tam üyelik hedefini çekip aldığımızda, Anlaşma içi boşaltılmış, meşruiyetini yitirmiş bir hal alır. Eh bizim Ankara Anlaşması birincil hukukun içinde yer alıp Fransız anayasasının bile üzerinde yer alıyorsa, Fransız Anayasa Mahkemesi önünde açılacak bir davanın ATAD’a kadar gitmesi acaba nasıl bir yoruma yol açabilir? AB ile ilişkilerde biraz daha yaratıcı düşüncelere ve mücadele yöntemlerine sizce de mahal yok mu?

Kurucu devletler, anlaşmayı onayladıkları ve yürürlüğe soktukları anda, daha sonra katılan üyeler ise katılma antlaşmalarını imzaladıklarında, Topluluk müktesebatını bütünü ile kabul ettiklerinden ötürü, Ankara Anlaşmasını da otomatik olarak kabul etmiş olurlar. Dolayısı ile, “a biz bunu bilmiyorduk, bilseydik tavrımız farklı olurdu” şeklinde kıvırma şansı hiçbir ülkeye bırakılmamıştır. (Kıssadan hisse, haklarınızı bilmezseniz, karşınızda kıvıran, topu taca atmak isteyen çok olur)

Türkiye’nin durumu ise hukukça ifade etmek gerekirse “sui generis”, yani fazlasıyla kendine özgü.

Neden mi?

Onlar bizim anlaşmayı kendi hukuklarının birincil kaynakları içine yerleştirirken, bizim nereye yerleştireceğimiz çok açık değil de ondan. En fazla Anayasamızın uluslararası anlaşmalarla ilgili düzenlemesi ile yetinmek zorunluluğundayız. Ama Ankara Anlaşması alelade bir anlaşma değil, aslında bir entegrasyon anlaşması. “Eh koskoca anayasa tek bir anlaşmayla ilgilenecek ve özel hüküm içerecek değil ya” diye de düşünebilirsiniz.

Her neyse, “sui generis” durum bununla da sınırlı kalmıyor…

İlgi alanımızı oluşturan Gümrük Birliği konusunda çok daha “sui generis” bir durum var. (Eğer ömrüm yeter de bir gün kendi biyografimi yazmaya kalkarsam, kitabın ismi şimdiden hazır galiba: “hep sui generis yaşadım!” Varsın isim çok entel dantel kaçtığından kitap fazla satmasın. Ne gam!..)

Bizim Ankara Anlaşması’nın ihtilafların çözümü ile ilgili maddesi, üç yol öngörmüş. Taraflar arasında bir ihtilaf vuku bulduğunda,

  • Ya Ortaklık Konseyi kendisi bir çözüm bulur
  • Ya Ortaklık Konseyi konuyu ATAD’a havale etmeye karar verir
  • Ya da yine Ortaklık Konseyi tahkime gitmeye karar verir

Hemen anlaşılabileceği gibi, ortada ortaklık ilişkisinin bağımsız yargısı yok. Her halükarda esasen hükümetler arası siyasi organ Ortaklık Konseyi karar verir. Peki Ortaklık Konseyi karar veremezse ne olur? Bu sorunun cevabı hiç olmadı ve ilişkimiz ortaklıktan çıkıp da tam üyeliğe dönene kadar olmayacak…

Yine mevcut yapıdan hareket ederek bir diğer saptamayı daha yapmamız gerekiyor. Ankara Anlaşması’nın öngördüğü ihtilafların çözüm mekanizmasında oluşabilecek ihtilafın türü, uluslararası hukuk süjeleri arasında çıkabilecek ihtilaflar. Yani devletler ya da son kertede bir devlet ile (yani Türkiye) AT arasında çıkabilecek bir sorundan bahsediyoruz. Bu koşullarda da devletlerden bir tanesinin ya da AT’nin bizzat kendisinin arzu etmemesi halinde, hiçbir anlaşmazlığın çözümü için sistem çalıştırılamaz. Zaten böyle de olmuş.

Ama işin daha vahim bir boyutu daha var. Peki devletler hukukunun süjeleri değil de, gerçek şahıslar bir ihtilafın tarafı olurlarsa ne olacak? Esasen Ankara Anlaşması’nın unsurlarından bir tanesi olan Gümrük Birliği’nin uygulaması sonuçta bu tür binlerce anlaşmazlığa yol açabilir.

Bu tür bir soruya yanıt yok…

En fazla süreci yakından takip etmiş bir meraklı hukukçu bu söylediğimize, 1/95 sayılı kararın 66. maddesini işaret ederek karşı çıkabilir. Maddenin düzenlemesine göre Türk idaresi ve adliyesi gümrük birliği ile ilgili bir hukuki açmaza düştüğünde, ATAD kararlarını emsal almalıdır.

İyi de bu düzenleme de biraz fazla iyimserlik, iyimserliğin ötesinde naiflik içeriyor. Ben bu dersi verirken özellikle hukuk lisansı yapmış öğrencilerime şu soruyu sordum.

Davalı ya da davacı Can Baydarol mahkemenin huzurunda işlerin sarpa sardığını hissettiği anda, “sayın hakim, lütfen ATAD’ın şu kararına da bir göz atın, kararınızı ondan sonra verin desem, hakim beni döver mi? dövmez mi?”

Yanıt çoğunlukla, “dövmese bile sizi fena halde benzetip yerinize oturtur hocam” şeklinde geldi.

Düşünebiliyor musunuz? ATAD kendi içtihatları doğrultusunda bir ortak üyeyi kendi hukuk sisteminin parçası olarak kabul etmemiş, sizin eliniz kolunuz bir bağlama kuralı olmadığından ötürü bağlı hale gelmiş ve siz dolayısıyla ATAD kararlarının emsal alınması yolunda bir gönderme yapıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyorsunuz.

İşte bu nokta, bizi daha vahim ve daha elim bazı sonuçlara kaçınılmaz olarak sürüklüyor.

Sonuç 1. Tam üyelik gerçekleşmeksizin mevzuat uyumu ancak lafta yapılabilir.

Türkçe’de bazı kavramları hatalı kullandığımız bir gerçek. Ancak ne yazık ki bu hataları özellikle uzman seviyesinde yaptığımızda hem verdiğimiz mesajlar hatalı oluyor, hem de daha sonra telafisi olanaksızlaşabilen kavram ve uygulama kargaşalarına sürüklenebiliyoruz.

Gümrük Birliği’nden bu yana sürdürdüğümüz Avrupa mevzuatına uyum çalışmalarını da bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Uyum kavramını İngilizce ya da Fransızca fark etmeksizin “harmonisation” karşılığında kullanıyoruz. Ancak buraya kadar açıklanan ATAD içtihatlarını da dikkate alarak, uyum “Topluluk hukukunun birörnek uygulanması” anlamına geldiği oranda ve bu çerçevede ATAD tam üyelerin dışında bu amaçlı denetim görevini üstlenmeyi reddettiği ölçüde, şu anki durumumuzla örtüşmemektedir ve varsayımsal olarak Türkiye tam üye olana dek de örtüşmeyecektir. Dolayısıyla kullanılması gereken doğru kavram, mevzuat birebir tercüme edilerek yürürlüğe konulsa dahi ancak “approximation” karşılığı yakınlaştırma olabilir.

Bu durumun önemi ise, yine kamuoyumuza hiç yansımayan teknik bir tartışmanın geri planında yer almaktadır.

Sonuç 2. Türkiye ile müzakerelerin ucunu açık bırakan AB’nin, AB hukukunu ne kadar bildiği konusunda ciddi bir şüphe doğmaktadır.

Öncelikle AB’nin neden AB hukukunu anlamadığına yönelik şüphelerimizin doğduğuna değinelim. Bize önerilen yol haritası içinde her müzakere başlığının açılıp kapanmasının siyasi mülahazaların ipoteğine bırakılmış olması haksızlığının ötesinde, açılan bir dosyanın kapatılmasının yeterince uygulama şartına bırakılmış olması sorununu yeterince tartışmadığımız inancındayım.

Yeterince uygulama lafı, yeterince su kaldırır bir laftır. Ortada tanımlanmış bir norm bulunmamakta, dolayısıyla bugün yeterinceye karar verenin neye göre karar verdiğinin dışında, dosya kapatıldıktan sonra yarın ne olacak sorusu da açıkta kalmaktadır.

Bu sorunun cevabı Avrupa hukuku içinde açıktır. Esasen ATAD’ın rolü de tam olarak bu soruya yanıt verme noktasında tanımını bulmaktadır. Avrupa hukukunun uygulamada birörnekliğini sağlamak, dolayısıyla şu ya da bu gerekçeyle “uyum” kavramının dışında ortaya çıkabilecek durumları engellemek. Peki ATAD’ın tam üyeliğimiz noktasına kadar rol alamayacağı bizim ilişkilerimiz açısından uyumu garanti etmekten yükümlü otorite kimdir?

Cevap çok açık: yoktur ve olamaz…

Bu durumda hangi başlık kapatılırsa kapatılsın uygulama aksaklıkları var ya da yok lafı hukuki değil, tamamen siyasi olmaya mahkumdur. Dolayısıyla Türkiye’ye tam üyelik dışında bir yol önermeye yönelik olarak söylenen lafların da ciddiyetle bağdaşırlığı yoktur.

Bu noktada, Türkiye ile müzakerelerin ucunun açıklığını kaleme almış olmanın Avrupa hukukunu bildiğini varsaydığımız Avrupa otoritelerince kaleme alınmış olması çok da ciddiye almamızı gerektirecek bir durum değildir. Ya da bu lafı ifade edenlerin yaptıkları işi yeterince bilmedikleri gibi işin doğasına aykırı bir kanaate varmamız kaçınılmazlaşmaktadır. Doğal olarak Türkiye Avrupa ilişkilerinde sadece güven bunalımı yaratan bu yaklaşımın bir an önce düzeltilmesi çabalarının önümüzdeki dönem gündeminin öncelikleri içinde yer alması gerekmektedir.

Sonuç 3. AB’nin müzakere çerçeve belgesi uygulanabilir değildir.

Yukarıda söylenenlerden hareket ederek vardığımız bir diğer sonuçta AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak ortaya koyduğu müzakere çerçeve belgesinin uygulanabilir olmadığı ile ilişkilidir.

Sürekli olarak siyasi ipoteğin belirsizlikleri ile dolu bir müzakerenin nasıl sürdürülebilir olduğu tartışması bir yana, uygulamada ortaya çıkacak aksaklıkları çözmede bulunmayan bir otorite, ilişkinin sürdürülebilirliğini de en azından ciddiyeti açısından tartışmaya açmaktadır.

Sonuç 4. Gümrük Birliği’nin hukuk düzeni belirsizdir

Yukarıdaki ilk üç sonuç, Türkiye – AB ilişkilerinin tam üyelik rotasındaki seyrinde eksik olan ana unsurlara ilişkindir. Konu salt Gümrük Birliği eksenine oturtulduğunda belirsizlik algılamalarımızın kapsamı daha da artmaktadır.

Bu noktada daha öncede altını çizdiğimiz, ancak detayına fazla girmediğimiz bazı olguları yeniden açalım.

Avrupa hukuku açısından, Gümrük Birliği bütün unsurları ile bağlayıcıdır dersek, fazla hata yapmış olmayız. Gümrük Birliği kararı, Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nin L serisinde 13 Şubat 1996 tarihinde yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

Ancak söz konusu karar her nedense Türk resmi gazetesinde yayınlanmamıştır. Hatta biraz daha iddialı konuşalım, resmi bir Türkçe çevirisi dahi bulunmamaktadır. Eleştiriler üzerine alelacele yapılan bir çeviri, Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayınlanmış, ancak bu kez de çeviriye yapılan eleştiriler üzerine söz konusu çeviri bir daha dolaşıma sunulmamıştır.

Ortaklık Konseyi Kararlarının Türk hukuku açısından yeri konusunda kendimi çok cahil hissettiğimi ifade etmem gerekiyor. Bir bilen var da beni de aydınlatırsa memnuniyet duyacağımı ifade etmek isterim.

Öte yandan Gümrük Birliği Türkiye ile AT’nin kendi kafalarına göre ve mutlak serbesti içinde aktettikleri bir belgeden de müteşekkil değildir. Bu çerçevede eski GATT yeni Dünya Ticaret Örgütü nezdinde bağlayıcılıklarını da yine hukuki mütalaalar içinde göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu noktada DTÖ paneli ile ilgili bir şikayetin tam olarak vuku bulmamasından ötürü, bu çerçevede de ne olup bittiği ya da daha doğru ifadesi ile bitebileceği şu an için bir diğer meçhuldür.

Sonuç 5. Gümrük Birliği’nin hukuk düzenindeki belirsizlikler ideolojik tartışmaların gölgesinde kalmıştır ve bu yüzden esas zarar görülen noktaların üzerine gidilememiştir.

Genelde Türkiye AB ilişkilerinin sui generis konumu, özelde ise bu konumun Gümrük Birliği özelinde yansıttığı sistem eksiklikleri / aksaklıkları, Gümrük Birliği’nin son döneminin yürürlüğe girdiği 1.1.1996 itibarı ile çok aktif bir tartışmayı gerektirirken, ne yazık ki ülkemizde hakim olan ideolojik olarak taraftarlık ya da karşıtlık yaklaşımı, konuyla ilgili gerçekçi bir analizin yapılmasına olanak tanımamıştır.

Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin iyi işleyişini sağlamak ve bu işleyişte ortaya çıkan aksaklıkları gidermek üzere kurulan Gümrük Birliği Ortak Komitesi’nin varlığını duyanların sayısı da her halde mecazi anlamıyla bir elin parmaklarını geçecek sayıda değildir. Taraf mısın, karşıt mısın yaklaşımı içinde Gümrük Birliği’ni sorgulayanların acaba kaç kişisi “hakkın tüketilmesi ilkesinin” Türkiye AT Gümrük Birliği ilişkisinde geçersiz olmasının Türk ekonomisine çıkardığı faturanın bilincindedir? Ya da Türk gümrüklerinin bir türlü AB standartlarına ulaştırılamamasının yarattığı fatura hepimize nasıl çıkmaktadır?

Bu ve benzeri soruları tartışmak yerine yaptığımız tartışma olmayan tartışmaların maliyetleri hakkında ne yazık ki hesap soracak bir merci bulunmamaktadır.

Ancak bu tartışmaları şimdilik bir kenara itip, bu kısa çalışma içinde farklı bir boyuta yönelmenin daha yararlı olacağı düşüncesiyle, bu içinden çıkılmaz halin çözümüne yönelik ve Kıbrıs sorunuyla da ilgi kurup bir çözüm yolu önerelim.

Gümrük Birliği – Tam üyelik – Kıbrıs

Bilinen ve tartışılanları yeniden tekrarlamak gayesi gütmeksizin, sadece hatırlama babında bazı olanı biteni alt alta yazalım.

  • Kıbrıs Rum kesimi AB’nin kabulleri çerçevesinde 1 Mayıs 2994 itibarı ile Ada’nın bütününü temsilen AB tam üyesi oldu;
  • Türkiye daha önce yapmadığı bir uygulamayla, yeni katılanlara karşı Gümrük Birliğini genişlettiğini beyan etti. Bu beyanı içinde Gümrük Birliğinin Kıbrıs’ı kapsamayacağını belirtti. (Bakanlar Konseyi kararı – 12 Mayıs 2004)
  • Kıbrıs Rumları tam üye olduktan sonra, Yunanistan’ın izlediği geleneksel taktik doğrultusunda Türkiye ile olan ikili sorunlarını AB ile ikili sorun haline dönüştürme çabaları içinde Türkiye’nin bu yaklaşımına karşı derhal girişimlerde bulunarak günümüzdeki mevcut sorunların temellerini attı.
  • Gelinen son nokta itibarı ile, Türk liman ve havalimanlarının Güney Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklarına açılması Gümrük Birliği’nin zorunlu unsurlarından bir tanesi olarak gündeme getirildi.
  • Bu noktada Türkiye’nin karşı tezi, liman ve havalimanlarının ulaştırma sektörünü kapsadığı, gümrük birliği içinde mütala edilemeyeceği şeklindeydi.
  • Bu teze karşılık AB, ATAD içtihatlarını ön plana çıkartarak, malların ellerini kollarını sallayarak dolaşamayacakları, dolayısı ile liman ve havalimanlarının açılmasının gümrük birliğinden kaynaklanan bir Türk yükümlülüğü olduğunu öne sürdü.
  • Türkiye’nin temel endişesi, liman ve havalimanlarının açılması halinde bu durumun Kıbrıs Rum kesimini uluslar arası hukuk anlamında tanıma anlamına geleceği oldu. (Bu satırların yazarı bu noktada söylenene karşı düşünmektedir, zira Türkiye’nin Kıbrıs Rum bandıralı gemi ve uçaklarına liman ve hava limanlarını kapaması, 14/15 Aralık 1997 Lüksemburg Zirvesi sonrasında, Türkiye’nin AB ile siyasi ilişkileri kesme kararı sonrasındadır. Bu tarihe kadar liman ve hava limanlarının açık olması eğer Rumları tanıma anlamına gelmiyorsa, sonradan açma neden tanıma anlamına gelsin sorusu yanıtsızdır.)
  • Sonuçta malum gelişmelere bağlı olarak ve özellikle Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini yokuşa sürmek için bahane arayanların da bu fırsattan istifade etmesiyle, AB 8 başlıkta müzakereleri askıya alma kararı aldı.

Çok genel hatları ile özetlenebilecek yukarıdaki gelişmeler tahtında, AB’nin tezlerine karşı, herhalde şu temel soruyu gündeme getirmek zorundayız.

“AB’nin Türkiye’nin tezlerine karşı ileri sürdüğü ATAD kararları Türkiye – AT Gümrük Birliği açısından ne kadar bağlayıcı olabilir? Bu çalışmanın çeşitli bölümlerinde kabaca ifade etmeye çaba gösterildiği gibi Türkiye AT’nin ne gümrük birliğine girmiştir, ne de ATAD kararları ile doğrudan bir bağlantı içindedir. Ortada sadece çok tartışmalı Gümrük Birliği’nin 66. maddesinin düzenlemesi bulunmaktadır.”

Bu temel sorunun bizzat ATAD açısından cevaplandırılmasını sağlamak üzere:

    1. Ortaklık Konseyi çerçevesinde bir girişimde bulunulmalı ve mümkünse tarafların rızasına bağlı olarak ATAD’ın mütalaası istenmelidir.
    2. Benzeri bir girişim Gümrük Birliği Ortak Komitesi nezdinde de gündeme getirilmelidir.
    3. İlk iki şıkta ellerindeki kozu kaybetmemek isteyecek olan Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan AT kanadının ortak pozisyonunun belirlenmesi aşamasında büyük olasılıkla menfi tutum alarak süreci bloke edeceklerinden, AB içindeki basit bir ticari ihtilaf dolayısıyla yerel mahkemelere açılacak bir davanın ATAD’a taşınması stratejisi izlenmelidir.

ATAD’ın vereceği karar bu satırların yazarının kanaatince Türkiye’nin ve Kıbrıs’ın aleyhine olamaz. Olsa bile bu tür bir kararın verilmesi Türkiye’ye en az iki yıl kazandıracağından, müzakerelerin önündeki siyasi engellerin aşılmasında çok önemli bir zeminin kazanılması söz konusu olacaktır.

Şüphesiz bu girişimi yaparken, Gümrük Birliği’ne rağmen Türk iş dünyası temsilcilerine uygulanan vizenin Gümrük Birliği ruhuyla ne kadar bağdaşıp bağdaşmadığını, keza Türk TIR’larına uygulanan kotanın eğer gümrük birliği hukuku Türkiye’yi de bağlıyorsa neden hala sorun olarak karşımıza geldiğini de yine ATAD’a sormaktan çekinmeyelim.

Bizim AB ile ilişkilerimizde temel sorunlarımızdan bir tanesinin, girmeye çalıştığımız yapının bir hukuk sistemi olduğunu göz ardı etmemiz ve bu konuda tabiri caizse cehaletimizi idrak etmekten kaçınmamız olduğunu umarım artık anlamaya başlarız.

Mücadele daha yeni başlıyor.

Kimse darılmasın ama yorulmak ve bu kavgadan geri dönmek artık yok…

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.

ad
  •  

    Eylül 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Tem    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  
  • Bağlantılar

    • 3K Transport
    • Balnak Logistics Group
    • Ekol
    • Eksa Transport
    • Gökçiller
    • Greeneks
    • Hilal Trans
    • Horoz Lojistik
    • Karakuş
    • Kardemir
    • Kardeşler Transport
    • Karınca International
    • Kıta Transport
    • Martaş Nakliyat
    • Mer-Tur
    • Mobydick
    • Omsan Lojistik
    • Onur Transport
    • Run Uluslararası Taşımacılık
    • Selamoğlu Nakliyat
    • Sittnak Uls. Nak.
    • Sönmez Bustaş & Lojistik
    • TIRSAN
    • Transsan
    • Triosped
    • Turkon Holding
    • Ulustrans
    • Upi Trans
1